THE TRUMAN SHOW

*(Makalenin "dergi.org" adresinde ilk yayın tarihi Temmuz 2000'dir. Artık yayında olmayan "dergi.org" adresine archive.org'dan waybackmachine ile ulaşabilirsiniz.)
THE TRUMAN SHOW
'KARŞI KAHRAMAN'LIĞA SOYUNAN BİR LO(O)SER
VE
İKTİDARIN BİR DÜNYA KURARKENKİ VURUCU GÜCÜ; DİZİ FİLM*
"Dünya'nın sonu gelene kadar haber vermeye devam edeceğiz.
O gün geldiğinde de insanlığın sonunun geldiğini de haber yaparak
ve 'Allah'a kavuşmaya gidiyoruz' diyerek yayınımızı kapatacağız"
Ted TURNER - CNN Patronu
Çeşitli dünya ülkelerinde çalışan CNN muhabirleri kendilerine tanınan bazı ayrıcalıkların keyfini sürerler. Resmi görevlilere röportaj isteklerini kabul ettirmekte güçlük çekmezler ve diğer basın mensuplarının girmekte zorlanacakları yerlere kolaylıkla kabul edilirler.
Enver Sedat suikastını yaşı uygun olanlar hatırlayacaktır; 1981 yılındaki bu olayda CNN, olayı ve gelişmeleri, neredeyse "sıcağı sıcağına" kapsamlı bir şekilde aktarmış, gerçek bir olay hemen hemen tüm dünyada canlı bir şekilde izlenmişti. Bu olay o yıllarda henüz gelişmekte olan beynimde 'bir diktatörün öldürülmesi'nden başka bir iz bırakmamıştı. Oysa yıllar sonraki anlamı bambaşkaydı işte!
Körfez savaşından önce de, kayıt anlamında, benzerlerine (Kennedy suikastı vb.[bu konuda yanılıyor olabilirim; çünkü şu anda, izlediğim görüntülerin o an'ın çekimleri mi yoksa uyarlama filmlerde gördüklerim mi olduğunu çıkaramıyorum] rastlansa da bunlar günümüz ölçeğindeki denli "canlı" ya da eski deyimle "naklen" görüntüler olmadığından dünya çapında izlenen haberler ve böylece de uluslararası değildi.
Arkasından, 1985 yılında Beyrut'ta hava korsanları tarafından bir uçağın kaçırılmasını ve olayı takibeden gelişmeleri izledi dünya. 1986'da uzay mekiği Challenger'ın kalkıştan kısa bir süre sonra havada infilâk etmesi canlı olarak yayınlanırken, gösteriyi izleyen Amerikalılarla birlikte şoka giren yine tüm dünya idi.
CNN'e büyük prestij sağlayan olay ise 1987'deki Kara Pazartesi olayını önceden tahmin etmeleriydi. Çin'deki öğrenci olayları, Berlin Duvarı'nın yıkılışı, Moskova, Polonya, İsrail ve Güney Afrika'daki olaylar naklen ve kapsamlı bir şekilde yayınlandı. (Güzel pasları için basketçi Emir Turam'a teşekkürler; o şimdi iletişimci...)
Ancak yine de bunlar, haber niteliği taşıyan haberlerdi. Tüm insanlığın vicdanına yönelen trajediler olabilmesi için birkaç yıl daha beklenecekti. Körfez Savaşı'nın naklen yayını ile başlayan trajediler 1992 ve 1994'te Sarajevo, 1999'da ise Kosova'dan "oturma odalarımıza konuk" olacaklardı.
ABD ve Müttefik güçler Kuveyt'i işgalinden dolayı Irak'a, yani Saddam'a, aslında ise 20 yıldır sürüpgelen savaşlardan dolayı bitap düşmüş Irak halkına karşı saldırıya geçecek, ve /fakat/ancak, "ola ki bir toplumsal muhalefeti azdırabilirim" düşüncesi de geri teperek diktatör Saddam’ın iktidarının sağlamasını yapmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Sanki, yıllar sonra şimdi Kosova'da olanları haber verir gibi !...
Körfez Savaşı dünyanın imgeleminde bir fotoğrafla yer edecekti ama bu fotoğraf, (tahmin edeceğiniz gibi) ”petrole bulanmış karabatak”ın fotoğrafı olmakla birlikte; savaşın fotoğrafı değildi ve/çünkü savaştan bir "an"'ı göstermiyordu; hatta zaman bile, hatta mekân bile yanlıştı.(çünkü,daha sonra,bu görüntülerin;olaydan 10 yıl önce Normandiya-Fransa kıyılarında Bretagne bölgesinde bir çevre felaketine kurban giden bir karabatağın görüntüleri olduğu ortaya çıktı ) Ancak bu ilk naklen yayınlanan savaş, herşeye karşın, dünya kamuoyunun bilincini, her savaşın yaptığı gibi ama çok daha derin bir etkiyle bir kez daha sakatlamaya yetti de arttı bile!
Fotoğraf; çağdaş yaşamının başlamasıyla birlikte, insanın mitos'larının cismanileşmesinde bulunmaz bir fırsattı. Çünkü belleklerimiz giderek "ağız/kulak" araçlarıyla şekillenmekten çıkmakta "göz/beyin" ilişkisine evrilmekteydi. Bir başka deyişle bilgilerimiz (hem vukuf, hem malûmat) "kulaktan dolma" olmaktan çıkıp "gördüğüme inanırım"dağarcığımızın kilerine tıkıştırılmakta ve artık, anı'lara dönüşen an'larımız görüntülerle sabitlenmekteydi. Dolayısıyla zamanın aşındırmasından azade ikonlar haline dönüşen imgeler bizi birer “imgekeş" haline getirmekteydi. Yine de gördüklerimizin bile birer yanılsama olabileceğini; bize ihanet edenin ise gözlerimiz olmadığını anlamak için hayli zaman olması gerekmekteydi.
"Yaşanan Çağın Ne Çağı Olduğunu Kestirememe Çağı"na girmiş bulunmaktayız. Günümüz toplumu artık fotoğrafı tüketmeyi bitirmiş, (ikonçağ sürmekle birlikte), videoclip'leri tüketmeye başlamıştır.
"Yaşanan Çağın Ne Çağı Olduğunu Kestirememe Çağı"na girmiş bulunmaktayız. Günümüz toplumu artık fotoğrafı tüketmeyi bitirmiş, (ikonçağ sürmekle birlikte), videoclip'leri tüketmeye başlamıştır.
Yine Körfez Savaşı'ndan başlayalım. Artık, yeni "mal" ; gece karanlığında,gece görüş cihazlarıyla çekilmiş, bombalanan Bağdat görüntüleri olmuştu. Hutu Kabilesi'nin Tutsi'lerin kafasını tuğlayla ezmesini “sarar" olmuştuk artık. "Etnik türküler eşliğinde Mostar Köprüsü'nün Yıkılışı" klibiydi son turdan bir evvelki “duman". İçimize çekip bırakmadığımız son ve tuttuğumuz "nefes" Kosova olacakmış bilmedik!
Nasıl oldu da bu hale düşe-gele-bildik?
Ne oldu da yüzümüze karşı "İğrençsiniz!" diye haykıranların artık gözlerinin içine bakamaz hale geldik?
Donacak kanımız olmadığı için mi donup kalmamıştık "araya savaş girdi!" dediğinde Kanal D Çarkıfelek Yarışması'nı sunuyorken; cıvık, yapışkan Mehmet Ali Erbil? Oysa artık neredeyse en ateşli savaş karşıtlarının bile çözüm olur umuduna kapıldıkları Nato harekâtı başlıyordu Kosova’ya işte. Fazla mı çekmiştik, yoksa kullandığımız “mal” mı kalitesizdi. Ya da, daha da kötüsü; suçortakları mıydık, bütün bu anamızı beceren kadıların?
Ne getirmişti bizi bu hale?
Büyüklerimizin dediği gibi “bir ideolojinin benimsenmesini ve sızmasını sağlamanın en önemli koşullarından birisi, bu ideolojinin bel verdiği temel mitos ya da mitosların her-an-yeniden-üretilebilmesi ” miydi yoksa bu yaşananlar?
Nereden başlamak gerekiyor sorular sormaya?
Biliyorum bir metnin içinde bu kadar çok soru olması ne denli sıkıcıdır.
Biliyorum, artık dikkatimizi 20 saniye (yazıyla yirmi saniye!; çünkü videoclip'lerimizin en uzun sekans ölçüsü işte bu kadar aşağıya çekilmişti) ancak yoğunlaştırabiliyoruz ama sormalıyım; son yüz yılı mı ölçü almalıyım; bir ulus olarak kendi imgelemimizde kendimizi inşa ederken yarattığımız dilin şizofreni olmasında. Yoksa Osmanlı'nın kurulduğu 700 yıl öncesine mi dönmeliyim; Kosova'da diktator Milosevic Kosova Meydan Muharebesi’nin 'rövanşı'nı alırken 600 yıl sonra?
Ey mühür gözlerinden öptüğüm okuyucu, sıkılma! anlatılan senin hikâyen; dinle! Bu yazdıklarım lacivert bir enginde dili kulaçlayan amok koşucusu gibi gelebilir sana, ama, lütfen söyler misin, nasıl merak etmem Kosova'ya Nato Harekâtı başladığında kendilerini köprü üzerinde canlı hedef yapan Sırpların, aynı şeye Bay Milosevic Arnavutları Kosova'dan sürerken neden cesaret edemediklerini?
Ne anlatır örneğin bana o güzel esmer ressam kızın:
http://web.archive.org/web/20010503073852/http://www.dardania.com/artists/anglisht/zake_a.html sayfasındaki “Artist in Kosova lives two lifes: With unordinary imagination equal to the world and Will he live till the morning” satırları... Sana ne anlatır peki ; bu ateş sizi de yakar! manşetleri; haberci çocukları kuş gibi avlandığı için ülkemin aydınlarınca omuz verilen gazetenin?
Bildiklerim yetmeyince büyüklerime sığınıyorum ama tam da yeridir; ”bugün sömürgenin kim olduğunu; kârın nereye gittiğini; kimlerin elinden geçtiğini ve nereye yatırıldığını aşağı yukarı biliyoruz; oysa siyasal güç???... Siyasal gücün yöneticilerin elinde olmadığını biliyoruz. Ama yönetici sınıf kavramı yeterince açık değil hem de yeterince üzerinde durulmamış bir kavram. Egemenlik altına almak, yönetmek, hükümet etmek, işbaşındaki grup, devlet aygıtı gibi kavram oyunları; çözümlenmesi gereken şeyler hep. Ayrıca siyasal gücün nerelere dek uzandığını, hangi duraklardan geçtiğini, hangi küçük denetim, gözetim, kısıtlama, yasaklama kuruluşları aracılığıyla uygulandığını bilmek gerek. Güç; bulunduğu yere uygulanmakta. Doğrusunu isterseniz, hiçkimse belgeli vekili değil bu gücün. Bununla birlikte, insanların bir bölüğünü bir yanda öbürünü öteki yanda bırakarak, belli bir yönde uygulanmakta; kesin olarak kimin elinde bulunduğunu bilmiyoruz; ama kimin elinde bulunmadığını biliyoruz. İşte bu duruma uygun kavga biçimi bulma güçlüğü, hâlâ siyasal gücün ne olduğunu bilemeyişimizden gelmiyor mu acaba? Günümüzün en büyük bilinmeyeni bu; siyasal güç kimin elinde?
Ve nerede kullanıyor bunu ?"
Abilerimizin bize öğrettiği gibi "iktidarın en büyük gücü şiddet değil, rızadır; egemenlik altına alınanın bu egemenliği kendi rızası ile kabullenmesi!..." Bu durumda da Faust-Mephisto anlaşmasını anmamak olmaz ve anlamaya çalışmamak. Yoksa şu iletişim çağında hepimiz ruhlarını şeytana satmış ya da onunla ortak olmuş hatta daha da beteri artık şeytanlaşmış gönüllü kan içiciler miyiz sunağın üstündeki kurbana dikili gözlerle? Bu gözler dünyanın sonunu görebileceği an'ı kaçırmamak için mi, sonu gelmez bir iştahla (hepimizin evinde bir örneği bulunan ve gece karanlığında sitemize uzaktan bakıldığında hepimizin evini biörnek kılan) televizyona kilitlenmiş durumda?
Kemal Sunal "iktidarların yapamadığını yapıyorum" diyordu bir TV röportajında. Neydi iktidarların yapamadığı da,o beceriyordu bunu?!
Ey fasulye sırığı okuyucu artık soruları bitirelim istersen!
"... Biz 'hayal ticareti' ile uğraşıyoruz,dolayısıyla insanlara istedikleri hayali vermek zorundasınız. Vermezseniz; 60 milyon dolar gibi küçük bir zararla masadan kalkabilirsiniz..." ve "... Kemal Sunal koyduğum zaman reklamcılar kapımda uzun kuyruklar oluşturuyor; bir an önce bu filme reklam girmek için, çünkü bunu herkesin seyredeceğini biliyorlar..." sözleri, 1993'te Show TV'nin şu anda ise NTV'nin genel yayın yönetmeni olan Nuri Çolakoğlu'nun. Demek ki bize ait hayallerin yine bize satılmasının bir maliyeti var ve eğer "oyun" kuralına uygun oynanmazsa epey büyük kayıplara neden olabiliyor.
Herkesin seyredeceğini nasıl bildikleri konusu aaazzzsssonra...
"Sırada dominant örneğimiz CNN var; iletişim felsefesi muhabirimiz Jean Baudrillard 1991'den bildiriyor; sendeyiz Jean...
"Sayın seyirciler,TV nasıl bir süre önce hepimizi Romanya'da bir ihtilâl olduğuna inandırdıysa, şimdi de savaşa inandırmaktadır. Hergün yaşadığımız audiovisuel enformasyon bombardımanı bizi savaşın esirleri haline getirmiştir. Bu durumda gerçek savaşın çıkması hem gereksizdir hem de zayıf bir ihtimaldir. Yıllardır beklenen 3. Dünya Savaşı aslında Soğuk Savaş yılları süresince dünyanın her tarafında yaşanmıştır ve yeni savaş alanı da TV'dir. Bu durumda şunu söylemek mümkündür; Körfezde sıcak savaş çıkmayacaktır!"
Teşekkürler Jean... Gelişmelerle birlikte yine sana döneceğiz!
Sayın seyirciler bizden ayrılmayın lütfen..."
Oysa savaş çıkacaktı! Çünkü birkaç yıl öncesinde dünyadaki en büyük program alıcılarından biri, Daniel Lorenzo, İtalyanların artık Amerikan programlarını eskisi kadar ilginç bulmadıkları ve daha fazla yerli yapım (bu yerli yapım lafı bari birşeyler hatırlatsın sana ey unutkan okuyucu!) istedikleri gerekçesiyle son zamanlarda siparişlerini gittikçe azaltmaktadır. Lorenzo'ya göre "Amerikan program üreticileri bir yaratıcılık krizi içerisinde. Bu durum aslında beklenmekteydi. Çünkü hepsi birbirine benzeyen 45 dakikalık polis maceralarında ve 20 dakikalık komedilerde yaratıcılığın en ufak belirtisine bile rastlamak olanaksızdı."
Ey yabancı dil bilmeyen okuyucu, yukarıda İtalyanca orijinalini verdiğim metni izin ver de dilimize çevireyim. Yani diyor ki; daha geniş, hatta neredeyse sınırsız bir imgelemdir ihtiyacımız olan şey. Çünkü 'arena'daki açgöz/lü/ler için öyle bir derya bulmalıyız ki hem ruhları serinlesin hem de susuzlukları dinsin...!
Acaba bu tanıma hangisi uyar sence; elimizde iki seçenek var...
Kan ya da gözyaşı !...
Yoksa; ikisi de mi?
Bak! Le Monde Diplomatique genel yayın yönetmeni Ignacio Ramonet de sana hak veriyor... "Haber bültenlerinin sunucusu, programın yıldızı konumundadır. Bütün program; heyecan, merhamet, nefret ve merak uyandıran görüntüler üzerine kurulmuştur. Haber filmleri ne kadar şiddet içerirse o kadar iyidir çünkü izleyicilerin duyguları daha kolay uyandırılacak demektir. Örneğin, Kuzey Irak'taki Kürtlerin çektikleri ızdırabın ekranlara yansıtılması gerçekten abartılmıştır. Olayların bütün boyutlarıyla gösterilmeleri gerektiğine yürekten inanmama rağmen, bütün TV kanallarında bu insanlara yardım çağrıları yankılanırken kameraların yerlerde yatan ölü bebeklere kilitlenmeleri ve ekmek kuyruğundaki insanların kavgalarını uzun uzun göstermeleri; gerçek enformasyon olarak nitelendirilemez. Bu olsa olsa 'telejenik enformasyon' dur. Günümüzün TV haberleri izleyicilerin zihinlerini değil yüreklerini hedef alarak izleyici çekmeye çalışmaktadır. Gelişen teknolojiler sayesinde dünyanın her tarafından kolaylıkla merkeze gönderilen görüntüler haber bültenlerini kaplamakta,bütün işi kameralar yapmakta ve gerçek gazeteciliğe pek ihtiyaç duyulmamaktadır..."
Geliyorum, sadede geliyorum sabırsız okuyucu, bekle !...
Yine Körfez Savaşı'yla,yeniden birlikteyiz;bu kez CBS'in tanınmış sunucusu Dan Rather bizimle birlikte... "Washington'daki Potomac nehrinden Irak'taki Dicle nehrine kadar heryerde savaş davulları çalınmaktadır. Savaş davullarının yayılmasına önderlik eden dört TV kuruluşu CNN, NBC, CBS ve ABC'den her biri bölgeye yüzer kişiden fazla eleman göndermiştir. Amerikan otoritelerinden gelebilecek sansür girişimleri yüzünden Suudi Arabistan ve Amerika arasında haberleşme amacıyla 700 özel telefon hattı kiralanmıştır. İletişim uyduları zaten bu şirketlerin emrindedir ve gözden uzak sakin yerlerde portatif uydu antenleri kurulmuştur. Kısacası savaş için herşey hazırdır. Bu kadar yatırım yapan TV şirketlerinin savaşın çıkmasını isteyecekleri de son derece doğaldır."
Böylece bu devler; yukarıda sığındığım Deleuze ve Foucault abilerimin de belirttiği gibi, iktidar kimin elindedir; siyasal iradeyi kim kullanmaktadır; devlet cihazı nelerden oluşur benzeri ve daha da çoğaltılabilecek soruların cevabını iyice muğlaklaştırmaktadır. Adeta, (hayır adeta'yı kullanmaktan vazgeçiyorum) gözbağcılığı yaparak, akılalmaz yanılsamalar yaratmakta, giderek herbirimizin hayatını birer “illüzyon”a çevirme işinde pek mahirleşmektedirler. Hele ki günümüz TV'lerinin başında da kendisini star, hatta; mutlak gücü elinde bulundurduğu hezeyanıyla ne yaptığını bilmez (ya da çok iyi bilen) Christof benzeri genel yayın yönetmenlerini farkedince artık gördüğümüze bile inanasımız gelmemektedir.
Bu noktada ise, daha önce Atina'dan bildiriyorken şimdi her gece "nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan Türkiye"de Show TV'nin haberlerini sunan, büyük tv star'ı sayın Reha Muhtar'ı anmadan geçmek olmaz...! Bu şabalak, hergün akşam haberlerinde gözümüzün içine baka baka "Türk televizyonlarının en çok sevilen ve beğenilen haber programından iyi geceler sayın seyirciler" diye yayına başlamaktadır. Söylediği, büyük ölçüde doğrudur da...! Çünkü seyircinin sayısallaştırılması, örneklem olarak seçilen evlerdeki rating cihazlarıyla artık pekâlâ mümkündür. Ve bu örneklem her ne kadar tartışılsa da hayli ciddi bir temsil gücüne sahiptir. Tüketimin yığınsal bir hale getirilebilmesi için, izleyiciye yönelik reklamların hedef kitlesinin doğru seçimine yarayan bu izlenme oranları yayın politikalarını da belirleyebilmektedir. Öyle ki, bir süre sonra, en çok izlenen programların haberler olduğu farkedildiğinde akşam haberleri'nin içine bile reklâm alma yolu mübah görülmektedir.
Bu mantığa hizmet edecek türlü yolların geliştirilmesi kaçınılmaz hale gelmekte ve doğrudan reklâmın hareket alanı bulamadığı yerlerde ise dizi kahramanlarının kullandığı eşyalar dahi, anlaşma yapılmış olan reklamverenlerin malları olabilmektedir. Burada bir parantez açarak yıllar yılı rating rekoru kıran Bizimkiler dizisinde sahne açılışlarının çoğunun dizide kullanılan arabaların armalarından yapıldığını da hatırlatırım. Kısacası reklâmlar, reklâm kuşaklarından dışarıya taşmış; izlediğimiz her programın içine yedirilmeye başlanmıştır. Öyleyse (nasıl olsa alanımız genişlediğine göre) şimdi asıl sorunumuz mümkün olan en çok seyircinin seyredebileceği mega programların hangi türler olacağını belirlememizdir..!
Yukarıda bir seçim yapmış ve tercihimizi hem 'kan' hem de 'gözyaşı'ndan yana kullanmıştık ya hani: Kendimize ait şeyleri izlemenin, rahatlatıcı, aidiyet duygularımızı tatmin edici bir yönü olduğu önkabulü ile, gerçek yaşamdan izler taşıyan yapımların çok izlenir olacağı açıktır. Trajik olmaları nedeniyle de savaşlar, bu aradığımız mega yapımlar tanımına birebir uyacaktır. Çünkü herşeyden önce gerçektir ve içinde kan vardır, gözyaşı vardır... Ama daha da önemlisi, çatışmaların en üst düzeyde gerçekleştiği en keskin çatışmadır... Savaşta; insana, yani bize dair daha neler olduğuna bir bakalım; ates... açlık... acz... mücadele... azim... yurt... sürgün... vahşet... masumiyet... hırs... iktidar... entrika... yalan... toprak... su... ekmek... kirlenme... yağmur... çamur... kar...karanlık.. belirsizlik... çocuk gözleri...minik gozler,eller,ayaklar... anne... çocuk... baba...
"... bugun, 13 Nisan 1999...
Kosovalilarin ayaklari reklam olmus NATO'ya..."They will one day take you home!"....evimde iki ekran arasinda geceler...bir ekrandan evime girip, otekinden sozcuklere indirgenerek disari cikan binlerce insan goruntusu....ben evimde bir alici...bir verici.... ne alip veremedigim var ki dunyayla..."
"... bombardiman basladiktan kac gun sonra? saati bilmiyorum...televizyonlarda protesto gosterileri goruyorum, bir de bombalar...hep gece...ates...ucak goruntuleri...bir de sel sel insanlar yuruyor...sesini acmiyorum.... siir..." /
(kısa bir reklam arası...lütfen bizi izlemeye devam edin...şimdi reklamlar...: bu alıntı arafiyan tartışma forumundan bir mektup.... arafiyan'dan vazgeçemiyorum..arafiyan... arafiyan... çaya çorbaya limon arafiyan... her derde deva arafiyan... yasal müsekkin... tüm arama motorlarında arayınız... )
Truman Burbank'in şeyleştirilmesindeki cezp, onun modern insanın en saf halini (her iki anlamda da) yansıtması ve bir kültürel tüketim nesnesi olarak, yaşamlarımızın gerçekliği yanında, kurmaca öykülerin hayli kısır kalmasıdır. Çünkü nesne, yani Truman; gerçektir, yaşadıklari gerçektir. En usta oyuncunun başaramayacağı bir doğaçlamayı sergilemekte; en maharetli yönetmenin bile biçimleyemeyeceği mükemmellikteki bir rolü; bizatihi kendisini oynamaktadır. Bundan daha iyi ‘şimdi ve burada’ örneği bilen varsa söylesin. Bu saflığı pekiştiren hatta daha da derinleştiren şey ise onun (senin,benim) kuşatılmışlığıdır.
Düşün ki; gezegeninde yapayalnızsın ey benim herşeye inanan dudu dilli okuyucum. Herkes var hayatında, bir annen; bir karın; kolejden birlikte mezun olduğun en samimi arkadaşın; varla yok arası bildiğin bir baban; ama hepsi de sana yalan söylüyor; hepsi de seninle olan sahte ilişkilerini teklemeden sürdürüyor. Herşey var hayatında; bir evin; bir işin; bir kasaban; bir ülken; her iklimi yaşadığın bir coğrafyan var. Hatta babanın kaybolduğu o deniz kazasını geçirdiğinizden beri korkup uzak durduğun ama yılların küllendiremediği aşkını bulabilmen için de aşman gereken bir okyanusun bile var! Ve herşey tanrısal aksamaları bile bertaraf edebilecek denli tıkırında yürüyen ilahi ! bir düzen.Mutluluk denizi anlamına da gelebilecek ismiyle bir yeryüzü cenneti !. Yaratılıp sana sunulmuş olan ve dışına adım atmadığın o muhteşem yapay dünya; Seaheaven....!!! Ne yapardın söyler misin? Birlikte büyüdüğün en yakın arkadaşın bile gözlerinin içine bakarak "sana yalan söyleyebileceğimi düşünmüyorsun herhalde" derken bile yalan söylüyorsa; hem de en büyüğünü. O deniz kazasında kaybolduğunu sandığın, özlemini çektiğin babanın yıllar sonra karşına çıkışındaki giz; sadece senin tarafından bilinmeyen ve fakat herkesin içinde olduğu kumpasın bir parçasıysa. Hatta yaşadığını sandığın hayatın, senin dışında kurgulanıyor, dizi film olarak yayınlanıp milyonlarca izleyicinin arınma ayinine dönüşüyorsa ve bu ayine tüm dinlerin mensupları katılıyorsa! Duyduğun bazı kuşkular için "modern çağın paranoyası" deyip geçer miydin?
Yüzyılımızın yaşayan büyük filozoflarından Sezen’in de bir eserinde belirttiği gibi "masum değiliz hiçbirimiz !" Ama seyirci masum! Kendisini her ne kadar özne olarak hissetse de; nesne de o’dur aslında. Çünkü ekranda izlediği bizzat kendisi olmasa bile, anlatılan onun hikayesidir.
O hem özne hem nesne; yani bir "öznesne"dir artık...
İzlediği kişilik kendi çifti; çiftiyle gizli bir suçortaklığıyla paylaştığı sır da; kimi zaman kendisinin boğmaya çalıştığı kimi zaman da başkalarınca boğulan benliğinin ta kendisidir. Dikkat edilmesi gereken nokta ise dizi filmde söylevin önerdiği tiple izleyici arasındaki ilişkilerin yalnızca basit bir psikolojik özdeşleştirme biçiminde ele alınmamasıdır; çünkü izleyici kahramanda kendi gerçeğini bulduğu gibi kendini topluma bağlayan ilişkiyi de görür. Bu aşamada ise katılma mekanizması; kabullenme/görme/kabullenme üzerine kurulur. Öyleyse bu suçortaklığının nasıl gerçekleştiğini bir belediye yetkilisine soralım; telefon hattımızın öbür ucunda usta yetkili Althusser var:
“Sözünü ettiğimiz mekanizma; zamansal diziliş içinde her türlü psikolojik düzenlemeden önce gelir. Bir gösteri, özdeşleştirmeden önce, bir kabullenme fırsatıdır. Bu kendini bulabilme ve ayırdedebilme, temel bir kimlik gerektirir. Bizi, herşeyden önce kurumsallaşmış bir gösteri bir araya getirir. Ancak daha derin bir biçimde ise aynı mit’ler ve ayrı ayrı yaşadığımız aynı ideoloji’yle birleşiriz.
Şimdiye dek metinde bir kez bile tiyatro sözcüğünün geçmediğini farkeden ey dikkatli okuyucu!
İstersen gel bu arınma ayininin kulağına yapışıp; ilkel dönemdeki ritüel halinden bugüne izlediği yolun haritasını çıkaralım. Mitosların nasıl ideolojiye dönüştüğünü ve bu ideolojilerin de nasıl yeni mitler yarattığını sormanın tam zamanıdır. İlkel insan avını taklit ederdi. Onun suretine bürünerek, ruhunu da ele geçirebileceğine inanırdı. Bu inanç daha sonra ritüelini geliştirdi, dönüştü; dinin ortaya çıkışıyla törenselleşip toplu ayin halinde görsel şölen olarak sürdü. Böylece, din'in toplumu yeniden üretme amacına hizmet etti; korkunun içselleştirilmesini sağlayarak onu evcilleştirdi ve fakat aynı korkuyu içbükey etkiyle devasa hale getirerek de; toplumun,yarattığı aynı mitler etrafında kenetlenmesini doğurdu. Şölen-Ritüel içiçe geçti. Tören-Gösteri sınırı belirsizleşti. Herşey bir oyun oldu.
Tiyatro, oyun’u seyirciye sunarken, onun kendi kendisini görmesini sağladı. Seyirci kendini gördüğü oyunları daha çok sevdi. Kendisiyle yüzleşebiliyordu böylece, çünkü artık, dini vardı, ailesi vardı; toplumsal roller ve değerlerle birlikte, dışına kaçamayacağı bir kuşatılmışlığı temsil ediyorlar; onu şekillendiriyorlardı. Kendini, anılan kurumsal ögelerin nasıl şekillendirdiğini bu aynada görüyor, yine aynı aynada kendine çeki-düzen vererek nasıl şekillendirilmek istediğini de yansıttırıyordu. Tam da bu noktada bir sıçrama yapalım ve o çok iddialı! tezimizi yeniden hatırlayıp ekleyelim; Cumhuriyet’le başlayan uluslaş(tır)ma süreci, dil olarak Türk toplumuna şizofreniyi armağan etmiştir. Bu dilin oluşmasında yazı başlangıçta hayli yararlanılan bir argüman olmasına karşın daha sonra bilinçli bir şekilde terkedilerek; önce ses (Radyo! tabii ki... Acans! dinlemenin bu ülkede hala köklü bir gelenek olduğunu hatırlayınız. Bir zamanlar Vatan Cephesi listelerinin nasıl isim-isim yayınlandığını da...) sonra görüntü ön plana çıkarılmıştır. 'Yazı' ama; resmî tarihçilerce kullanılmaya devam edilmiş, ancak bu; görüntü belleğin kağıda aktarılmasının ötesinde bir işlev taşımamıştır. Yıllar sonrasının (şimdilerin) Türkiye’sinde ise toplumsal bellek; sadece televizyonda izlenenlerin tortusuyla oluşmuş ve o çok sözü edilen bombardıman’ın yol açtığı derin çukurlarla kaplı bir çöldür artık.
Ey bu ağdalı lafları yeterince duymuş olan sıkkın okuyucu; haklısın, toparlayalım istersen.
Belleğin nasıl olup da görüntüye evrildiğine, böylece yurdum insanının da nasıl maymuna çevrildiğine bir bakalım. Tiyatro’da kalmıştık en son. Bir sıçrama yapmış ama düşmemiştik. Hadi biraz yakına inelim, mesela; Türkiye’de sinemanın başlangıç yıllarına...
O yıllarda henüz kendini bulmaya çabalayan sinemanın tiyatro(cular) tarafından nasıl boğulmaya çalışıldığına kısaca değinip sözü anlatıcılarımıza bırakalım. Muhsin Ertuğrul, Türk Tiyatrosu için o’na hayranlık besleyenlerce deha kabul edilebilir. Ancak, Türk Sineması için; onun tiyatro ve sinemayı birarada götürdüğü yıllar, sinema sanatı adına kaybolan yıllardır. (yeterince polemiksel oldu netekim!)
Şimdi anlatıcılarımıza kulak verelim. Gülseren Güçhan, Faruk Kalkan’dan aktarıyor: “Sinema üzerine yapılan araştırmaların-farklı sonuçlara ulaşsalar da-çıkış noktası‘sinemanın, toplumun yaşam tarzının ve kültürünün biçimlenmesinde etkili olduğu ve bu aracın toplumu yansıttığı’ görüşü olmuştur. Toplumbilimcilerin, üzerinde daha çok fikir birliğine vardıkları konu; iletişim araçlarının toplumu ‘yansıttığı’dır. Çünkü işin ticari yönü, onları, mümkün olduğu kadar çok seyirciyi mümkün olduğu kadar büyük ölçüde memnun etmeye zorlamaktadır. Bu nedenle; tanıdık konular, kolay anlaşılır karakterler ve çözümlerden oluşan ürünler yaratmaya genel bir eğilim vardır. Gişe hasılatı (rating’in atası olmasın sakın!..) aynı zamanda bir işkolu olan sinemayı, seyircisine aykırı düşmeyen filmler yapmaya zorlamaktadır.” George Gerbner’in söz istediğini görüyorum, buyrun Gerbner...
"Teşekkürlersayınalikırca, bu fırsatı bana sunan kanalınızın ne iyi işler yaptığını da belirtip en büyükkanalsizinkanal diyerek sözlerime başlamak istiyorum. Şimdi olay kısaca şu; Mesaj sistemlerinin kitlesel üretimi ve dağıtımı, şahsi bakış açılarını geniş halk bakış açısı haline getirir. Bu kadar basit abicim."
Burada geniş bir parantez açalım hatırlayalım; Truman, yani çiftimiz; kuşatılmışlığını farketmesine yol açacak kuşkulara kapılır. Davranışları beklentilerimize uymaktadır. Çemberi kırmak için en yakınındakilere sığınır; tıpkı hepimiz gibi. Başkaldırı onun için bir yeniden doğuştur; yitik sevgilisini aramak (belki de gerçeğe ulaşmak) için bir yalanın peşinde Fiji’ye yelken açar. Yedi denizin en cesur kaptanlarının ruhunu şad ederek ufuk çizgisine doğru güvenle sürdüğü teknenin adı da tesadüf olması imkansız bir şekilde Santa Maria’dır. Onu kurtuluşa (gerçeğe!) götürecek olan Azize Meryem’dir bu; tıpkı milyonlarca hristiyanın beklentisi gibi.
Aklıma daha pek çok örnek geliyor ama hazırları var zaten.
Onlar benden önce bulmuş Amerika’yı!
İşte bana gelen hayran mektuplarından bazı seçmeler:
“My other point about the movie as a whole is in reaction to a statement made by an anonymous viewer of the film.We viewed the film perhaps with a mindset that we were above the multitudes of Truman’s viewers,and with a place to judge Christof and the rest the shindig.She proposed that there was no distinction between the film audience and the onscreen audience:
- All the on screen viewers knew the whole deal was orchestrated from the start as did we.
- They all knew the product placements were ads,as did we.
- They all knew about omnicam,as did we.
- They all cared about Truman and wanted to him success,as did we.
- They all knew Truman wanted to get out ,as did we.
- They all knew Truman’s father was a lie in that whole reunion scene,but got just as emotional as we.
- They all knew how sincere Marlon’s “Would I lie to you?” was.
...But,just like us,they got comletely wrapped up in the fiction,even to the point of discounting the facade that was the heartfelt warmth in Truman’s world;*and*,they imprisoned Truman by continuing to watch, continuing to buy,continuing to invest so much time and energy into the world that they constructed for him both in their minds and,by viewership,in reality.Save that we in the real world had no way to contribute to Truman’s impisonment,we experienced all the same emotions and drama,and,were we onscreen viewers,might well have tuned in transfixed and kept Truman under the world’s eye.The onscreen viewers were addicted to the romance,in no way differently than we.I really like that I didn’t see this interpretation until it was proposed to me.Sevgilerimle... imza:Christian.
Mektubu Türkçe’ye Muharrem Gürses’in oğlu ( bazı filmlerinde başrol oynattığı Atilla Arcan olanı değil; mütercim olanı ) Kemal Gökhan Gürses çeviriyor; öküz trene baksın biz Öküz Mayıs’ına basalım.
“Anadolu seyircisi onu filmlerinin oyuncularından daha iyi tanıyor. Muharrem Gürses’in filmi gelince sinemalar ağzına kadar doluyor. Kendi acılarını biraz abartılı da olsa bu filmlerde buluyorlar. Çocuklar yetim kalıyor sık sık; tıpkı kendi yaşamında olduğu gibi... Deliriyorlar, kafalarını duvarlara vura vura; tıpkı kendi kardeşi gibi... Çocuklar bebecikken daha, yine o günlerin vebası veremden ölüp gidiyorlar; tıpkı kendi ilk çocuğu Tansu gibi... Muharrem Gürses’in sinemasına” melodram sineması” deniyor; tıpkı kendi yaşamı gibi... .. /.. Muharrem Gürses’in altın çağı; ondan “Gürses Ekolü” olarak bahsedilmesine yol açan, birbiri ardına filmler çektiği yıllar, 1950-1970 yılları arasında yer alan yirmi yıllık süredir. ../.. Sinemadan 70 milyon emekli aylığı dışında maddi kazancı olmadı.”
Yukarıdaki 1950-1970 dönemsel bölümlemesi önemli...
Türkiye’de Sinemanın Tarihi, üzerinde hâlâ ciddi bir uzlaşıya varılamamış olan 1914 tarihi ve (akıbeti meçhul) Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı belgesel filmiyle başlatılır. Oysa yer göstericimiz Nijat Özön bize 1896 numaralı koltuğu işaret ediyor ve kronolojik feneriyle Lumieré Kardeşlerin alıcı yönetmenlerinin İstanbul’da çektikleri belgeselleri aydınlatıyor.
Şöyle bir durum değerlendirmesiyle; dönemsel irdelemenin yirmişer yıllık dilimlere bölünmesini tercih ediyorum:
1896-1910 başlangıç yılları;
1910-1930 başlangıcın süren inşâsı, savaş, kurtuluş yılları;
1930-1950 tiyatrocular, yani Ertuğrul, yani kayıp yılları;
1950-1970 geçiş döneminin sona erdiği, sinemacılar yılları;
1970-1990 bunalımın henüz alçak sesle dillendirilebildiği, seks furyası dönemini de kapsayan, sinemanın hararet yaptığı yıllar.
Sonra...
Sonra, Türkiye’nin ilk özel televizyoncuları sihirli bir kutu buldular; Macig Box...
Gerçekten de bu kutu öyle sihirler yapar ki anlayamazmışız. Hatta sahipleri, yıllar sonra futbol maçlarının naklen yayın hakkını, futbol federasyonundan 120 milyon USD; yani yazıyla yüzyirmimilyonyunaytıdsıteydsdaalığ bastırıp alacakmış da; herkesin ağzı bi karış açık kalacakmış da; haberimiz yokmuş.
Arkasından özel televizyonlar furyası başladı tabii ki. Birbirinin aynısı programların yapıldığı, hergün aynı teranelerin ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürüldüğü yayın bombardımanıyla televizyonlar evlerimizi işgal ettiler. Aslında ele geçirdikleri ise son mevzimizdi; yani, canla başla korumamız gereken, akıl ve ruh sağlığımızın son kalesi; mahremiyetimiz...
Alın size en canalıcı örnek; Show TV’de yayınlanan, Sinan Çetin efendinin sunduğu “Film Gibi” programı. Her hafta, 'altar’da başka başka kurbanların canhıraş mahremiyetlerini delik deşik etmiyor muyuz? Her hafta, ya bir kızın kayıp babasına döktüğü gözyaşlarıyla ya da eski eşine umutsuzca yalvaran bir kadının/erkeğin kanıyla yıkamıyor muyuz gözlerimizi?
Ve tam da bu noktada müthiş bir örtüşmeyle iki fenomen üstüste gelip çakışıverdiler; yıllardır kuşakları müthiş bir sinikliğe mahkum eden Yeşilçam Filmleri ve Türk usulü televizyon yayıncılığı... Nostalji adı altında eski Yeşilçam filmleri yeniden gösterilmeye başlandı. Bununla da yetinilmedi, malûm filmlere rahmet okutacak yerli diziler yayınlanmaya başlandı.
Böylece o kısır döngü yeniden başladı. Evrensel değerlerden uzak, insanî olandan kopuk, Makyaveli bilmeksizin Makyavelci, tektip Kirli Harry’ler yaratıldı. (Bu toplum da, onların gerçek hayatta vücut bulmuş isimlerinin cenazelerinde ya da mahkeme kapılarının önünde onlarla gurur duyduğunu haykırdı.) Fakat bu yapılırken, bir taraftan da aslında bu kahramanların kirli değil temiz çocuklar olduğu, rol icabı böyle davrandıkları, onların aslında çağdaş Robin Hood’lar olduğu yalanı beynimize işlendi ve milyonlarca çocuğun önüne model olarak konuldu. Açın bakın üniversitelerin varoşlarda yaptıkları anketlere; binlerce Aynalı Tahir bulacaksınız. Bu hayal taciri şeytanların, dizi filmleriyle, avuçlarının içinde kanatasıya sıktıkları binlerce Deliyürek göreceksiniz.Yüreği kanayan bu zavallıların, ne yaptığını bilmez bir halde, akşam haberlerine çıkmak için yaptıkları akıllara ziyan; tuz ruhu içme, cam yeme “performans”larını görünce de benim gibi ağlayacaksınız.
Para "güç"tür ve şu dünyada açamayacağı kapı bulunmayan bir anahtar olduğuna inanılır.
Oysa böyle düşünenler yanılırlar ve bazen onlar yanıldıklarını farkedemeden de ömürleri nihayet bulur. Para, kabul etmek gerekir ki; kunt binalar inşa etmekte işe yarayabilir; milyon dolarlık projeleri hayata geçirmekte tatmin edici sonuçlara ulaştırır isteyenleri; ya da The Truman Show’daki gibi aklımızın sınırlarını zorlayan devasa stüdyolar yaratmamızı sağlayabilir.
Koskoca bir kentin üstünü kapatmanın maliyeti nedir abiler?
Kaç paraya satarsınız hayatınızı?
Almanya’da Big Brother isimli bir program 250.000 DM ödeme yapacak ve 'özenle' seçilmiş bir grup insanın 24 saatini kesintisiz yayınlayacak. Sanat kimi zaman hayatı taklit etse de hayat her zaman sanata 5 çeker böylece... Kaça satarsınız postunuzu, modern ve postmodern avcılar ruhunuzu da ele geçirsin diye? Yahut bu sefer biz devlete ve tabiata tek ve doğru bir soru soralım; yarattığınız yıldırımlar bizi yıldırabilir mi?
Truman, yıllar yılı sevmeye devam etmiştir Sylvia’yı (hâlâ da sevmeye devam ediyordur eminim) ve hep onun hayalini taşımıştır içinde. Bir fotoğrafı bile yoktur sevdiğinin ve bu ne kadar kurak bir boşluktur aşka dair. O yüzden, çeşitli kadın fotoğraflarından bir kolajla, bir kadın yüzü şekillendirir Truman; belleğindekine yakın.
En son ve canalıcı parça gözleridir. O üzüm gözlerle tamamlanan resimde somutlaşır Truman’ın aşkı. Santa Maria ile denize açıldığında cebinden çıkarıp bakar. Yolculuğun başlangıcıdır bu ve amacı Sylvia’ya kavuşmaktır ama sanki aslolanın 'varmak' değil de; 'gitmek' olduğunu anlatır bize. (Bazen, bu harcıalem laflar da denk düşer işte!)
Bir düşünelim; yolun sonunda Sylvia, Truman’ın karşısına 'çalışan, kariyer sahibi, evli ve mutlu! bir evkadını' olarak çıksa ve bir zamanlar ona ilgi duyar gibi olduğunu ama şimdi ona onun aşkıyla denk bir sevgi beslemediğini, hem kendisine ulaşmanın zorluğundan hem de incitmek istemediğinden dolayı bunu ancak şimdi dile getirebildiğini söylese ve “bu halimle mutluyum; benden sana yar olmaz! ”dese ne çıkar?
Truman ne kaybeder Trumanlığından ve aşkından? Aslolan 'yol' değil mi?
Sylvia’yı tanımış olmak bile yetmez mi?
Bizim de zaten ilgimizi çeken, onun yolculuğudur; Christof da bunu bildiğinden Truman’ın yolculuğunu daha çetin kılmak için dijital fırtınalar yaratır o devasa stüdyoda. Dalgalar şiddetini arttırdıkça yüreğimiz korkudan çatlayacak gibi olur ama Truman yani 'kahraman'ımız korkmaz. Tekne azgın suların arasında batıp çıktıkça Kaptan Ahab misali sallanan koluyla bizi serüvene çağırır. Korkularımızın sanal ve gelip geçici olduğunun da bir ifadesidir.
Öyleyse korkmak yok; yola çıkmak ve bir yere varılamayacak bile olsa gitmek lazım.
Hepimiz kişisel projelerimizi birer çıkın gibi sırtlayalım.
Zamanla gecikmişlik duygusu içimizi kemireceğine hiç olmazsa yolda yaşlanalım.
Aşkın peşine düşme, hâttâ sevdiğimizin bizi sevmeme ihtimaline karşı bile hazırlıklı olup yollara vurma zamanıdır.

Ne demişler? “Seversin,kavuşamazsın;aşk olur!”
Elbette ki çok zorlu bir yol olacaktır bu.
Pervane bilmiyor mu sonunda kavrulacağını?
Her an yanacak olmanın şehvetiyle tutuşmak; yanmaktan beter değil mi?
Kavuşmaktan daha da güzel?
***
Bizim yan komşu sıhhi tesisatçı Varol’un bir lafı var; durup durup söyler;
“Abi, şu ikibinli yıllarda var ya! herkes şöhret olacak biliyo musun?”
Ben de cevap olarak
“Ama onbeş dakkalığına!” deyip sıranın ona ne zaman geleceğini sorarım.
Cevabı, tam da şov-haber-şov’da yer almayı hakettiğini müjdeler;
“Abi ossuruğumu yakma çalışmalarım sürüyor, patlama yapıcam görüceksin!”
SON
Etiketler: "the truman show", althusser, arafiyan, dizi film, erdinç metin, foucault, haberler, karşı kahraman, medya yalanları
0 Yorum:
Yorum Gönder
Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]
<< Ana Sayfa